23 Eylül 2014 Salı

Hacı Beytullah'tan

https://m.facebook.com/groups/5488614333?view=permalink&id=10152687461479334

8 Nisan 2010 Perşembe

DOMATESLERİMİN HAZİN HİKAYESİ

Hatırlıyorum da,geçen sonbahar, bereketli geçen hasat dönemi sonunda,pembelerin kasalarını boşalttığımızda içim doygun,kendime güvenim yerindeydi.
Her yıl yeni bilgiler ve deneyimlerle,kavurucu sıcaklara,böceklere, alt kararmalarına ve daha birçok soruna yöntem geliştirmiş,her pembe domates yetiştirenden bir şeyler öğrenip kendimi neredeyse “eli tutulmaz yetiştirici” saymağa iyiden iyiye inandırmıştım.
İlk kez de bu yıl guruptan tohum istemedim. Kendi olgun, tombul,sağlıklı pembeleriminden özene bezene toplayıp sarıp sarmalayıp bütün kış sakladıklarımı yetiştirecektim.
Mart ayının ortalarında kadim yardımcım Bekir’in uyarısıyla; “ Hadi uyanma zamanı” deyip,tohumları toprağa yaydık, ettik, eledik.İşte hep bildiğimiz süreç…
Buarada, maydonoz ve nane serüvenimi, okuyanlar bilirler,onların tohumlarını gönderen değerli PDA üyesi dostumuz Tarık Anıl bey’in armağanı olan tarla domates tohumlarını da ektik.
Ondan sonra da büyük özenle gözümüz tohumları saklayan kara toprakta, bekledik durduk.
Soğuk gecelerde üstlerini örttük, gündüzleri güneşi ve esintiyi alsınlar diye açtık, korduk kolladık.
Demeğe kalmadı, misafir çekirdek-tohumlar baş göstermeğe başlamadılar mı?
Bizde bir sevinç, bir heyecan…Görmeyin gitsin.
Tarık beyin tohumlarının fideleri serpilip toraman,toraman büyüyorlar,benim pembelerden birrr kıpırtı yok…
Bekir başladı mırıldanmaya. “Acaba soğuk mu çarptı?”, “Toprak mı…” diye ikircikleniyor.
Ama…diyor, misafirlere de olurdu ne olduysa…
Bense,vesveseyi asla kondurmuyorum, “yok yok, bekleyelim daha, havalar serin gidiyor,ondandır” falan deyip geçiştiriyorum kuşkulu kuşkulu düşünceleri.
Gidip gelip, yemyeşil serpilenleri elllerimle sevip okşayıp,toprağın kara kısmına gözlerimi dört açarak bakıyorum, bakıyorum…Yoklar…
Sizlerden gelen öneriyle toprağı çatalla hafiften kabartıp,güneşe iyice çıkartmak ta umutlarımı desteklemediğini çok acıklı kabullenmekten başka yapacağım kalmadı artık.
En deneyimsiz dönemimde bile bu kadar acıklı, bu kadar bozguna uğramış hissetmemiştim kendimi.
Hem de bu kadar deneyim ve serüvenden sonra.
Şimdi başta Çiftçi Ramazan’a olmak üzere, siz domatesçi dostlarıma ne diyeceğim ben?
Haydi dost dostun halinden anlar da,her yıl hazıra konan komşulara dert anlatmam nasıl zor geliyor,sizlere anlatamam.
Diyeceğim o ki: Benim bu yılki tohumlarım yandı bitti yokoldu dostlar.
Pembelerim o l m a y a c a k!!!!
Tarık beyin armağanı olan,doğallığıyla avunacağım başka cinsten tarla domateslerimi bağrıma basacağım sevgiyle.
Bir yıl sonraya aranıza, yeniden tohum talebiyle dahil olacağım.
Ama belli olmaz, belki sizlerden bir ya da iki fide bulursam…
Kimbilir…

22 Ocak 2010 Cuma

PEMBE DOMATES'TEN SONRA...MAYDANOZLAR,NANELER VE SÜRPRİZZZZ....

Bir yaz boyu tohumdan fideye, fideden fidana,fidandan meyveye,meyveden hasada....sürüp gitti 'PEMBE DOMATES' yolculuğumuz...
Geldik güze...
Tüm doğanın güzelim sonbahar,renklerine, süslerine, takılarına bürünmesine karşın havayı serinletmesinden sonra dalında nazlanan pembelere 'hadi artık' demenin zamanı geldi, çattı...
Dalıyla, yaprağıyla nazlanan, büküm büküm büken fideleri yavaşça yerlerinden alınca, kasadaki toprak yapayalnız kalıverdi...
Bir de baktık, rengini koyulttu, terini soğuttu, bir içlendi, bir dudak büktü ki, bakanımızın içi buruldu, bir tuhaf oldu...
Sonbahar hüznüdür, gelir geçer, şenlenir dedik. Dedik ama kendimiz söyledik, kendimiz dinledik...
Güneşli, göçmen kuşların sesleriyle, serin serin esen yelle, 'nazını durultur' dediğimiz toprağımız ille de bir vergim istedi,biz de çaresiz 'olur' dedik.
Saldık toprağımızın yanlızlık serzenişini tüm Pembe domates yetiştiren dostlara...
Dedik böyle böyle: Bari bütün yaz, pembeleri çıngıl çıngıl dallarında büyüten,bizleri şenlendiren koyun gübreli, kınalı renkli,döküm döküm toprağımıza MAYDONOZ,NANE, FESLEĞEN tohumlarından bir yeşil emanet edelim, elinizi uzatır mısınız?...
Çok geçmedi ,PDA dostu TARIK ANILbey'den yanıt geldi...

GÖNDERİLER GELDİİİİ...
Kendi yetiştirdiği güzelim maydanozların tohumlarını, nanelerin fidelerini, tohumluk biberini hooop diye bir çırpıda gönderdi bizim nazlı toprağımıza...
'Toprağımızın sevinci bizim de neşemiz'...deyip kolları sıvadık, sonbaharın konuklarına...
Çoka kalmadı,koyu rengi aralandı,yeşilin rengi belirmeğe başladı...
Aman efendim, ondan sonra her güz güneşinin gününde serim serim nazlanan küçümen yapraklı yeşil bezeme nasıl sardı kasaları...
Yavru maydanozlar narin bedenleriyle ve arsız şımarıklıklarıyla yayılmacı,vakur nanelerse daha tek tek ama inatçı gövdeleriyle belirdiler ve serpildiler gün gün...

BU DA NE?....
Maydonozlar ellerini kollarını, gövdeleriyle beraber atı atıverirken her yere, yaprağı yaprağına benzemeyen başka yeşil taslaklar ittiriyorlardı şımarık arkadaşlarını...'Biz de Varız' diyorlardı, demelerine de...'Siz de kimsiniz öyle?' diye soru-sual ettiğimizde :'Amman ha, biz dostuz, düşman değil,deli ot hiç değil, bir yanlış etme!'' der gibi koşulsuz bağlılıklarını görkemlice sereserpe sunuyorlardı...
'Peki' diyorduk biz de,toprağımızı şenlendirdiğine bakılırsa, bizim de gönlümüz , niyetimiz sana inanmak...
'Tamam, bekleyin ' diyordu üç uzun yaprağıyla mini maydanoz dantellerine benzemeyen taslaklar...
Biz de geldik gittik bekledik, yattık kalktık seyrettik, yağmurda, rüzgarda vehmettik...
Hadiii ama... dedik ,sabırsızlandık.
Eğildik gözünün içine bakıp bakıp yapraklarını elledik...

BİR DE NE GÖRELİM...
Güneşin coşturup gevşettiği bir öğle zamanı bir de ne görelim ki, uzun yeşil yaprakların mahçup gizleyip sakladığı kök tomurcuğun bordo kırmızı yumrusunu görüverdik,'Aaaa' dedik, şaşırdık kaldık...
Birbirimize,toprağa,dantel dantel maydanozlara baktık baktık şenlendik,bayram ettik ki ne ettik...
Konu-komşu, eş-dost....kim varsa çevremizde seslendik.
'Pembe domates görmeğe alışkın komşu gözler, bu kez;'kem gözlerden sakınsın!' deyip dantel maydonozların gürbüz kırmızı pancar kardeşlerine iştahla bakıp,uzun ömürler dilediler...
Yaaa,işte böyle,pembe domates kasalarımızın,vergimli,cömert toprağının sonbahar hüznünü PDA dostu, gönüllü ciftçi AvukatTARIK ANIL bey,bir şölene çevirmiş, bir kucak mutluluk sunmuştu...

2 Ekim 2009 Cuma

GÜZ PEMBELERİ VE ÇİFTÇİ RAMAZAN'LA SON GÖRÜŞMEMİZE DAİR...

İstanbul'daki Sellerin ardından kaçmıştık 'pes' edip uzaklara, yine....Gönlümüz de ruhumuzda bir parça burkuk...
Gümbür gümbür, kızgın gökyüzü ağarmaya yüz tutmuşken düşmüştük ıssız yollarına İstanbul'un...
Çöplerin yollara saçıldığı, İnsanların henüz uyanmadığı saatlerdi...
Sonra, insanları bırakın arabaları 'hooop' diye bir çırpıda yutan, yanaştığı kıyıda ağzını temizleyen ejderha gibi çelikten parçacıkları dışarıya dışarıya üfüren 'Feribot'a binip,Ege yollarına koyulduk biraz üşüyüp biraz ürpererek...
'Yolda, yolculukta her haliyle güzeldir' deyip, oraya buraya bakınaraktan/az gidip-uz gidip/ dere-tepe düz gitmekteyken, çok'a kalmadı, pamuk bulutlar, seyreldi,inceldi aralandı veee güneş ışıklarını gönderdi nazlı nazlı da olsa üstümüze...
'Deymeyin keyfimize!'...ye bir çentik daha ekledik, yol kenarlarındaki yağmur birikintilerine gire çıka,kimine baka baka gittik gittik. 'Çiftçi Ramazan'ın yerinde durduk bu sefer de.
Bıyık altından gülüp,''Hiç durmaz olurmusunuz?'' diyenlerinizi duyar gibi oluyorum.
Gerçekten de olamıyoruz artık durmadan...
İyi ki de öyle...
Böylelikle, görüp tanıyabileceğimiz en dürüst, en temiz kalpli,en çiftçilğini seven toprak adamlarından ve en yakışıklı çiftçilerinden bir ademoğlunu tanımanın ayrıcalığını yaşıyan ölümlülerden sayıyoruz kendimizi böylelikle...
Yine oradaydı,Söğütün altında beliriverdi,durduğumuz an.
Sabahın öğle'ye devrilme mahmurluğunda,su birikintilerinen nasibini almış,çakıllı gölgeliğinde hal-hatır sorma coşkusunun ardından 'Pembe Domata' ların arz-ı endam ettikleri sepetlerle yaptığımız keyifli alış-veriş,sorup sorgulayış...Görmeyin gitsin...
Haddimi bilmeyip, işin coşkusuna kaptırıp kendimi,Çiftçi Ramazan'la bir aşık atmaca hallerine girmeyeyim mi???
Ne o?...Bu yıl,koyun gübresi, derin kasa iyileştirmeleri ve iklimsel yardımla, 'dalları domatalarla dolu fidanlarım'ın bahçemi süsleyip,mutfağımıza buyurmasıydı, 'sonradan görme'liğimin anafikri
... diye silkiniyorum bunları yazarken vee, çiftçi Ramazan'ı anımsıyorum, o gününde eylül'ün serin sabahında...

BOĞUMLARIN GURURU
Altlarını çevirip çevirip gösteriyordu, koccaman,okkalı avucunun içini dolduran domatalarını sevgiyle. Gerçekten de bir çocuk gibi gözlerinin parladığını görüp sesinin coşkusunu, size abartmadan aktardığıma bir ikna debilsem...
Yıllardır bu domataları,doğanın sonsuz döngüsünde, sessiz sedasız yetiştiren,dedelerinden kalan toprağı, dedelerinin pembe domata tohumlarıyla donatan görmüş-geçirmiş/gönlü bol-gözü bol çiftçi, bizim coşkumuzla hala coşuyorsa ne denir ki daha fazla...
Altlarındaki boğumları gösterip gösterip, ''Bunlaaa böyle oluyorlaaa,kusur değil haaa,iyiliğinin, bereketinin işareti bunlaaaa'' diyordu...
Bizim de kapa kapa, sepete, karton kutuya doldurduğumuzu gördükçe bir şenleniyordu ki, görmeyin gitsin...
DOMATA-SEVER GİZEMLİ MİSAFİR...
Kendi domateslerimde, hem de toplamayıp,hasadını son sıralara bıraktığım en iri, en toprağa yakınlarını, bir sabah ansızın, bir canlı tarafından incecik derilerinin yüzüldüğünü gördüğümü ve bir anlam veremediğimi hangi canlının yapacağını tahmin edemediğimi sordum Çiftçi dosta...
Hiç telaşlanmadan ama bizi çokça eğlenceli yanıta hazırlayan yüz ifadesiyle: Kaplumbağa... dedi.
Gülümsedi,'' kaplumbağadan başkası yimez domatesi, hele pembeye bayılııılaaa keratalaaaa!''dedi...Hokka gibi yüzüne pek yakışan eğri büğrü dişlerini göstere göstere. Kaplumbağanın marifetine olduğu kadar, kendinin görmüş-geçirmişliğinin yanında bizim' çaylak' yetiştiriciliğimiz eğlendirmiş,yayvan yayvan gülümsetmişti Çiftçi Ramazan'ı...
'Kaplumbağalar ikiyüz-üçyüz yıl yaşalaaaa, bilir misiniz? Çok ot yeeleeee de ondan!!!' ... dedi. Bilgisine bir kez daha selam verdik ve aklımıza yazdık...
Pek yağmur yağdığından, ürünün geçe kaldığından söz etti ama bereketine de pek şükretti...
Tohumlarımızı sordu:''Amman, seneye ekerken toprağınıza kükürt'ü ihmal etmeyin.''' dedi.
Önerisi, bitkinin kendisine değildi kesinlikle. Çok yağmur almış, küflenme tehditi olan topraklaraydı... Önce bir avuç kadar kükürt,birkaç gün sonra fide... Öyle dedi.
Hiç ama hiç ilaç kullanmamanın bilinciyle; dört-beş domata'da kurt görünce korktum, du' bakalım,nolucak? dedim ama o kadar yedi kurt, gitti.Doyurdu kendini...Çoğucak böyle olur, bizde gereksiz yere telaşa kapılır,hemen ilaca sarılırız.' diye eleştirilerini sıraladı.
Doğaya güveniyordu Çiftçi Ramazan. İki-üç yediler mi giderdi börtü-böcek...Toprağın dengesiydi bu...
Biz de,yakınlarda okuduğumuz Fukaoka'nın Ekin Sapı Devrimi kitabındaki deneyimlerini anımsadık...Aynen çiftçi Ramazan'ın dediğini diyordu Permakültür'ün babası sayılan Japonya'lı toprak adamı.
'N'apacak, o da işini yapacak! dedi,böceğe,kurda uzun ömür dileyerekten...
Kırmızı biberlerini de aldık koyduk sandığımıza, sepetimize....Kavunlarını bir de...Tadından yenmeyen kavunlarını...
Yolumuza koyulduk..

DÖNÜŞ
Konvoy konvoy,bir çelik ip görünümündeki turistik yollardan 'Bayram Trafiği'nde geriye döndük...
İstila edilmiş benzin istasyonları, istila edilmiş yeme-içme durakları'ndan sonra, yağmalanmaya niyet edilmiş Çiftçi Ramazan'ın Yeri ve esir alınmış Çiftçi Ramazan hüzün vericiydi neredeyse kaçma duygusuna yer bırakan tanışlık heyecanından çok...
Hafiften/ gizliden, bezgin bir gölgeyle gözlerinde: ''Pazar'a bekliyooodum sizi.'' dedi
Niyeyse kaçış pazaraydı kafasında demekki,dönenmedik başında, hünnap'larımızı aldık sessiz sedasız..
Çünkü talan edercesine eğilip dorulan ve ağzını dolduran çokçaydı kasalarının başında...
Geri döndüğündeyse, ortalıktan kaybolduğunun ayırdına o an vardığımız Çiftçi Ramazan, elindeki sepeti bize uzatıp:''Sizin için toplayıveeedim.'' dedi...
Görüntüsü gözalıcı incirlerdi,elimize tutuşturduğu...Tadına baktığımızdaysa ennnn....
Domataları da almıştık,her yıl 'tarlanın son mahsulu, güz rüzgarlarının deydiği pembelerden 'veda' bab-ında...
Vedamız Çiftçi Ramazan'aydı da, iyilik ve sağlık dileklerimizle gelecekte buluşmayı özleyen...

6 Temmuz 2009 Pazartesi

ÇİFTÇİ RAMAZAN'IN İKİRCİĞİ...DOMATA FİDELERİNİN YAPRAKLARINDAKİ LEKELER VE GECE GEÇEN VIZIR-VIZIR UÇAKLAR...

Yine yolculuk, yine Pembe Domates bulma umudu ve bu tutkuyla gide-gele dostluk kurduğumuz,ahbap olduğumuz Akhisarlı çiftçi Ramazan'a uğrama planımız...
Gidişimizden farklılıklarla,dönüşümüz...
Bir kere hava alabildiğine ısınmış yollarda da...Yeşilin koyusu azalmış, tarlalar boz'a niyetlenmiş,şırıl şırıl akan sular,ya incelmiş,ipliğe dönmüş, ya yerini kuma, mile bırakmış...
Böcekler cayırdamış...
Hatta hatta iyi bir şey de olmuş, gidişte içimi yakıp burkan,'Allah,Allah nasıl olur?' diye isyandan hezeyana sürükleyen, güzelim çamları, içini çekip yanmıştan beter edip ayakta öldüren kese(!)ler dallarda kurumuş.(kuruyasıcalar!) Hasta çamcıklar yeniden filizi filizi yeşermeğe döndürmüşler yeniden kendilerini...
İzmir ve hele Ula yakınlarındaki evlek evlek çam korularının sunturlu belası nasıl çileden çıkarmıştı beni, giderken anlatamam...
Neyse; az gittik, uz gittik,toprak çanak- çömlekçilerin adımbaşı çoğaldıkları, kavun sergilerinin sarı sarı yol kenarlarını süsleyip bezediği Akhisar'a vardık, İlyaslar köyünü geçtik ki; Çiftçi Ramazan'ın ulu dut'u belirdi bu sefer yolumuzun karşısında...
Geçtik, kollaya kollaya, yolların fatihi kamyonları...Mıcırda gıcırdatarak tekerlekleri,indik ki; Çiftçi Ramazan, altlarını masa-sandalyeyle bezediği gölgeli, gölgeli dutların arasından çıktı geldi, karşıladı bizi...
Kendisine de hanımına da pek benzeyen mavi gözlü, serpilmiş yakışıklı delikanlı oğullarıyla, kız torunlarıyla yol geçenleri ağırlayıp soluklandırmak için hazırladığı kır bahçesine buyur etti kırk yıllık dost haliyle....
Kızgın yolların yolcuları olarak gölgeyi bulmak gibi dostça karşılanmak ta güzeldi ama tıpkı sarı kavunlarla toprak güveç kap kacak gibi yıllardır git-gel alışık olduğumuz,kasa kasa dizilmiş sergide pembe domatesleri, gidişimizde olduğu gibi, bu kez de görememek burktu içimizi...''Aaaa, yine yok pembe domates'' dedik ikimiz de...
Belki de tarladadır, önden gidenler almıştır da bize kalmamıştır'' diye kovaladık düşüncemizi...
Öyle ya...olmadık şey miydi, hem de daha Çiftçi Ramazan bizi, biz o'nu tanımaz- bilmezken, ''Olma mı??? var var'' deyip, bir koşu çizmeleri bile giyip te, tarlaya girip kovalarla toplayıp getirdikleri...sonraları bizim de giyip çizmeleri, yaptığımız...
''Yokmuş!!!' ....Hadi bakalım...
'Çiçekteler taaa (daha)'' dedi güleç,sabırlı yüzüyle, sağlam güvence vererekten. Gidişteki gibi yineledi:''Bu sene çok yağışlı oldu ya, geç diktik fideleri toprağa ya, anca çiçekteler şimdi.''
Bir hoca,bir bilir kişi haliyle devam etti:
''Sizinkiler daha serinde ya, çiçek miçek yoktur sende,değil mi?'' dedi...Ben de, bana gelen haberleri söyledim, hatta telefonuma gönderilen fiizlerimin fotoğraflarını gösterip, bizimkiler de çiçekte..' dedim...
'Hadi,oturun' dedi, buyur etti bizi, torunlarının olduğu tarafa...Geçtik oturduk, dut altı gölgesi bile buhur buhur sıcaktı düpedüz...Sularını,Ramazan beyin kopyaları delikanlı oğulların getirdiği çayı içtik,ordan- burdan konuştuk.Güzel kız torunlarla, Çiftçi Ramazan beyin hanımıyla aileye dair sohbet...derken Çift Ramazan:
''Domata yapraklarında hastalık var bu yıl'' dedi,yüzünü gölgelendirdi ansızın bu söylediği... Fena halde ilgilendirdiğini görünce bizi, daha bildik,gördük, geçirdik edayla başladı anlatmağa:
Yapraklarda kara kara leke çok...Herkeslerin bahçesinde hem de.Sadece bende, onda değil,herkeste...Yalnız ağaç altına gelenlerde yok, biliyor musun?...
Anlatmasını sürdürdü:
Gece yatıyom, uyku tutmuyo bazen.Dikiyom gözümü yıldızlara,uykum gelene...Bakarkene,vızır vızır geçen uçaklara takılıyom...Gündüz neden geçmezler bu uçaklar da, gece bu kadar vızır vızır geçerler bizim buralardan,diyom...
Yüzünü yarı muzip, yarı bilmiş, yarı aydın,karmaşık bir gülümseme yoklayıp kalıyor,sürdürüyor anlatmasını:
Yoğusam,bu elalemin uçağı, ilaç mı salıveyoo topraklarımıza?... Baş ve işaret parmağını birleştirip uzatıyor ileri doğru, dikkatimizi çekiyor bedeniyle:
Bak! ağaç altındakilede bişşeycikler yok, ama tarlalarda çok...
Bunlar bişşeyler sıkıyooolar, ilaç de,zehir de...ne dersen de...
....................
Yorumsuz dinliyoruz geniiiş toprakların,meşekkatli çifçisini,can kulağımızla hem de...
Yineliyor, bizden ses gelmeyince:
Gündüz geçmeyyolar da gece vızır vızır geçeyyolar bu musibetler..
Bu, tertemiz toprak adamı çiftçi Ramazan'ın hezeyan yorumu..
Bizden aktarması...
Haaa, birşey daha geliyor aklımıza, ayrılırken.
Gidişte uğradığımızda, kendisine,ayaküstü,yeni çıkacak olan Tohum Yasası'ndan sözedip,yabancı tarım şirketlerinin kar ve çıkar oyunlarından dem vurmuştuk,hep konuştuklarımızdan....
O da,bize o topraklarda dedelerinin deneyimlerinden sözetmişti görmüş-geçirmiş çiftçi olarak...
Yoksa o tortusuz,temiz aklını ,vızır-vızır gece uçaklarına biz balkoncular, çelmiş olmayalım???

19 Haziran 2009 Cuma

LİMON SARISI MİNDERLER VE BİR TÜKETME MASALI

Gündoğarkeni de günbatarkeni de apayrı,anlatılmasına dilin yetmediği doyumsuz seyranlı, tahta dayaklarla yükseltilmiş terasın üç bir yanını çepeçevre döneleyen sekiye,oramız-buramız tutulmadan,şöyle ağız tadıyla rahat oturalım, ayağımızı, bacağımızı uzatalım, diye sonunda döşemeci Ali Ceylan usta'ya limon sarı minderleri vura-tuta diktirdik...
Bir şenlik, bir sevinç, sıcağın öfürdettiği akşamüstünde, kan-tere bata bata getirdik, yerleştirdik minderleri hevesle...Şööööyle, karşısına geçip geçip seyreyledik gururla, gönenle..Oturmaya kıyamadık hemencecik... Buyur eden su sineklerini toz bezleriyle kovaladık...Öyle geçtik, böyle geldik,baktık durduk.
Pek güzel olmuştu, pek yaraşmıştı yeşilliğe, maviliğe, limon sarısı minderlerimiz...Amma dört bir yanı sarıverince, epey bir minder nufusu etmişti...
Sevincin, yeniliğin bayram coşkusu geçince farkettim de, ses etmedim.
Sabah denizde gözümü açınca, ''offf '' dedim, lzgara tahtalı sedirimiz için, ne sinek kovalama, ne gecenin damlaya damlaya göller yapan nemine çare düşünme, ne gece çişini tutamayan kedilerin derdindeydim.Ne de, içine hoop diye çekecek onca tozun-toprağın...
Oysa, yere buza sığmayan limon sarısı,kenarı biyeli, nazlı-nayemli ,altı santimlik süngerden mamul minderler öyle mi???
O zaman ,akşam kaparken ışıkları ve kapıları ,haydaaa, gelsin koruma naylonları, gitsin örtüler, yok, 'yan çevireyim de, dik tutayım da kediler gelmesin,çiş etmesin ' gamı, dertlenmeleri...
Hele hele pat, pat vurup ta tozunu atamayacağıma göre de,haydiii emişi okkalı bir elektrik süpürgesi tedariki, bunca yıl zerre kadar 'ah olsa' demediğimiz...
İçeride dönenecek yer kendimize kadarken, bir de manasız bir çokluk elektrik süpürgesi yer tutucak ta hem de ne...
İki mehtap, üç yıldız, beş deniz manzarası sefası bu kadar tüketime reva mı??? derken su yutmama ramak kaldı, gölgelenen zihnimle...
Hani biz buraya arınmaya, ihtyaçsızlığa, kendini 'tam' tutan mucizevi doğanın içine harmanlamağa gelmiştik, n'oldu???? Nereden çıktı limon sarısı minderler...hem de altısı bir arada????
Yaaa işte, bir tüketim kaç tüketimi ardı sıra sürükledi getirdi attı üzerimize...
Tortusunu da zihnimize...
Hiiiç... 'Yazayım.' dedim, bari biraz aralanır tüketimin sıkışıklığı göğsümde... Bu saatten sonra kendime anlatamayacağıma göre...