Gündoğarkeni de günbatarkeni de apayrı,anlatılmasına dilin yetmediği doyumsuz seyranlı, tahta dayaklarla yükseltilmiş terasın üç bir yanını çepeçevre döneleyen sekiye,oramız-buramız tutulmadan,şöyle ağız tadıyla rahat oturalım, ayağımızı, bacağımızı uzatalım, diye sonunda döşemeci Ali Ceylan usta'ya limon sarı minderleri vura-tuta diktirdik...
Bir şenlik, bir sevinç, sıcağın öfürdettiği akşamüstünde, kan-tere bata bata getirdik, yerleştirdik minderleri hevesle...Şööööyle, karşısına geçip geçip seyreyledik gururla, gönenle..Oturmaya kıyamadık hemencecik... Buyur eden su sineklerini toz bezleriyle kovaladık...Öyle geçtik, böyle geldik,baktık durduk.
Pek güzel olmuştu, pek yaraşmıştı yeşilliğe, maviliğe, limon sarısı minderlerimiz...Amma dört bir yanı sarıverince, epey bir minder nufusu etmişti...
Sevincin, yeniliğin bayram coşkusu geçince farkettim de, ses etmedim.
Sabah denizde gözümü açınca, ''offf '' dedim, lzgara tahtalı sedirimiz için, ne sinek kovalama, ne gecenin damlaya damlaya göller yapan nemine çare düşünme, ne gece çişini tutamayan kedilerin derdindeydim.Ne de, içine hoop diye çekecek onca tozun-toprağın...
Oysa, yere buza sığmayan limon sarısı,kenarı biyeli, nazlı-nayemli ,altı santimlik süngerden mamul minderler öyle mi???
O zaman ,akşam kaparken ışıkları ve kapıları ,haydaaa, gelsin koruma naylonları, gitsin örtüler, yok, 'yan çevireyim de, dik tutayım da kediler gelmesin,çiş etmesin ' gamı, dertlenmeleri...
Hele hele pat, pat vurup ta tozunu atamayacağıma göre de,haydiii emişi okkalı bir elektrik süpürgesi tedariki, bunca yıl zerre kadar 'ah olsa' demediğimiz...
İçeride dönenecek yer kendimize kadarken, bir de manasız bir çokluk elektrik süpürgesi yer tutucak ta hem de ne...
İki mehtap, üç yıldız, beş deniz manzarası sefası bu kadar tüketime reva mı??? derken su yutmama ramak kaldı, gölgelenen zihnimle...
Hani biz buraya arınmaya, ihtyaçsızlığa, kendini 'tam' tutan mucizevi doğanın içine harmanlamağa gelmiştik, n'oldu???? Nereden çıktı limon sarısı minderler...hem de altısı bir arada????
Yaaa işte, bir tüketim kaç tüketimi ardı sıra sürükledi getirdi attı üzerimize...
Tortusunu da zihnimize...
Hiiiç... 'Yazayım.' dedim, bari biraz aralanır tüketimin sıkışıklığı göğsümde... Bu saatten sonra kendime anlatamayacağıma göre...
19 Haziran 2009 Cuma
30 Nisan 2009 Perşembe
ÇİFTÇİ RAMAZAN'LA 'DOMATA' YARENLĞİMİZ...
PEMBE DOMATES ÜRETİCİSİ AKHİSARLI ÇİFTÇİ RAMAZAN'LA AYAKÜSTÜ SOHBET...
Yine baharın kışkırtmasıyla dayanamayıp, işi gücü,sorunları İstanbul'da bırakıp Datça'ya gitmek üzere yollara düştük birkaç günlüğüne de olsa...
Daha Bandırma Feribotundan inipte, yola koyulur koyulmaz, doğanın cümbüşü bizi sarıverdi.
Gamımız,kasavetimiz silikleşip soluklaştı, yerini gözlerimizi dolduran yeşilin, çiçeğin,böceğin coşkusu aldı.
Bu yıl geç gelen kışın ılık geçmesi ve sürekli yağışların olması,yıllardır kuraklıktan içi daralan toprakları,neredeyse İsviçre'nin göller bölgesini andırır hale sokmuştu...
Dağların tepelerin, sarı sarı açan çiçeklerin ve tabii ki yeşilin yansımasıyla takvim fotoğraflarını aratmayan 'buğulu' manzaralar, öylesine düşsel, öylesine masasılsıydı ki, keyfimizi sormayın gitsin.
Balıkesir'i geçip Akhisar'a yaklaştığımızda, yıllar yılı uğramadan geçmediğimiz ve sayesinde en lezzetli Pembe Domatesleri tanıyıp yediğimiz Çiftçi Ramazan'ın tezgahının açık, çardağının gerili olmasını diledik durduk.
Neyse dileğimiz tuttu, oğullarıyla birlikte çiftçi Ramazan bey, bu yıl maviye boyadığı tahta masa ve sandalyesini, cayır cayır ağustos sıcağında bile hep esen gölgeliğe kurmuş oturuyor, dostuyla yarenlik ediyordu ki, mıcırında durdurduğumuz arabamızı görünce, kırk yılık dost karşılamasıyla kalktı ayağa...
Mevsimi çoktan açmış yüzünün güneş çalığı rengiyle, kıvrılmış mintan kollarıyla çoktan tarlasını, toprağını hazırladığını belli eder tavırlarıyla kışı anlattı bir çırpıda...
Bu kış, ummadıkları kadar yağışlı,yağmurlu amma ılık geçivermişti de daha dün bile yağan yağmura şaşıp kalmışlardı.
Yıllardır kavrum kavrum kavrulan kurak toprakları bu yıl bayram ediyormuş ama yağış, ıslak derken, fideleri daha yeni dikmeğe davranmışlar anlattığına göre...
Geçen yıl, hiç dikmeyip dinlendirdiği topraklarında bu yıl yine 'dedelerinden' kalan pembe domata'ları yetiştirmeğe kararlıymış.
Hatta pembeler gibi dededen kalan ve fakat kendisinin dışında neslini tükettikleri küçük kiraz evladiyelikleri için de kararlıydı ve onun için de ağırbaşlılığından beklenmeyecek çocuk heyecanındaydı Ramazan bey...
Domata hikayelerini kulaklarımızı çok açıp, birkaç yıldır sözünü ettiğim bizim 'Pembe Domates Ağı'ndan (PDA) sözedince, kendini bizlerin koruyucu ve başöğretmeni yerine koyup, çok yakışan bilge kişi ifadeleriyle, bilgilerini, deneyimini anlattı da anlattı..
Biz de dinlerken, bir koca yılın pasından küfünden arındırdık içimizi, su içer gibi dinledik tatlı şiveli toprak adamını...
'Hiç mahsul yüzü görmemiş Dağ Toprağı'nın mucizelerinden başladı.
Beli kıvrılan fideciklerin bakır tozu almalarıyla önerilerine devam etti.
Bu yıl bizler onun gibi bahçede değilde kasalarda domata yetiştirsek te, 10-12 günde bir sulamayla yetinmemiz gerektiğini ancak, kasalarımızın ya da diki yerlerimizdeki toprağın derinliğinin verimimizi çok etkileyeceğini söyledi.
Son olarak ta, ' Biz dedelerimizden öyle gördüğümüz için söylüyom, toprağa kükürt karıştırmak kök çürümelerine iyi gelir' diyerek ,çekingen ifadeyle 'karışım' önerisinde bulundu.
'Kimyasal mı dersin şimdi sen buna, bilmiyom ama biz dedelerimizden böyle gördük, niye olsun ki?' diye çekincesini evirdi çevirdi durdu beyninde de dilinde de.
Bu yılki heyecanı ve coşkusu, hiç üşenmeden dağ-tepe çıkıp toplatıp getirdiği 'dağ toprağı'ydı Çiftçi Ramazan'ın.
Onun yıllardır sessiz sedasız, onca meşakkatle ve değerinin ne olduğunu kendisinin dışındakilerin pek bilemediği Pembe Domata'larının, binlerce insan tarafından yeniden 'değerli' bulunması hafiften de olsa 'gururlandırdığı'nı belli edercesine,yetiştirdiklerini ballandıra ballandıra anlattı, Tepeden elma,ayva,ceviz,armut ağaçlarını zetinliklerini gösterdi yemyeşil, uçsuz bucaksız topraklarındaki...
Kuraklık yüzünden Domates yerine yetiştirme denemesine girişip te çok gelişkin Diyarbakır karpuzlarını, birkaç mahsul kaldırdığı kavunlarını anlattı.Yapacaklarınıysa bir çocuk neşesiyle sıraladı...
O bize biz o'na iyi ürün diledik.
Zeytinlerinden aldık, zeytinyağlarından da...
En önemlisi ise, yeniden sağlıkla görüşebilmekti.
Yine baharın kışkırtmasıyla dayanamayıp, işi gücü,sorunları İstanbul'da bırakıp Datça'ya gitmek üzere yollara düştük birkaç günlüğüne de olsa...
Daha Bandırma Feribotundan inipte, yola koyulur koyulmaz, doğanın cümbüşü bizi sarıverdi.
Gamımız,kasavetimiz silikleşip soluklaştı, yerini gözlerimizi dolduran yeşilin, çiçeğin,böceğin coşkusu aldı.
Bu yıl geç gelen kışın ılık geçmesi ve sürekli yağışların olması,yıllardır kuraklıktan içi daralan toprakları,neredeyse İsviçre'nin göller bölgesini andırır hale sokmuştu...
Dağların tepelerin, sarı sarı açan çiçeklerin ve tabii ki yeşilin yansımasıyla takvim fotoğraflarını aratmayan 'buğulu' manzaralar, öylesine düşsel, öylesine masasılsıydı ki, keyfimizi sormayın gitsin.
Balıkesir'i geçip Akhisar'a yaklaştığımızda, yıllar yılı uğramadan geçmediğimiz ve sayesinde en lezzetli Pembe Domatesleri tanıyıp yediğimiz Çiftçi Ramazan'ın tezgahının açık, çardağının gerili olmasını diledik durduk.
Neyse dileğimiz tuttu, oğullarıyla birlikte çiftçi Ramazan bey, bu yıl maviye boyadığı tahta masa ve sandalyesini, cayır cayır ağustos sıcağında bile hep esen gölgeliğe kurmuş oturuyor, dostuyla yarenlik ediyordu ki, mıcırında durdurduğumuz arabamızı görünce, kırk yılık dost karşılamasıyla kalktı ayağa...
Mevsimi çoktan açmış yüzünün güneş çalığı rengiyle, kıvrılmış mintan kollarıyla çoktan tarlasını, toprağını hazırladığını belli eder tavırlarıyla kışı anlattı bir çırpıda...
Bu kış, ummadıkları kadar yağışlı,yağmurlu amma ılık geçivermişti de daha dün bile yağan yağmura şaşıp kalmışlardı.
Yıllardır kavrum kavrum kavrulan kurak toprakları bu yıl bayram ediyormuş ama yağış, ıslak derken, fideleri daha yeni dikmeğe davranmışlar anlattığına göre...
Geçen yıl, hiç dikmeyip dinlendirdiği topraklarında bu yıl yine 'dedelerinden' kalan pembe domata'ları yetiştirmeğe kararlıymış.
Hatta pembeler gibi dededen kalan ve fakat kendisinin dışında neslini tükettikleri küçük kiraz evladiyelikleri için de kararlıydı ve onun için de ağırbaşlılığından beklenmeyecek çocuk heyecanındaydı Ramazan bey...
Domata hikayelerini kulaklarımızı çok açıp, birkaç yıldır sözünü ettiğim bizim 'Pembe Domates Ağı'ndan (PDA) sözedince, kendini bizlerin koruyucu ve başöğretmeni yerine koyup, çok yakışan bilge kişi ifadeleriyle, bilgilerini, deneyimini anlattı da anlattı..
Biz de dinlerken, bir koca yılın pasından küfünden arındırdık içimizi, su içer gibi dinledik tatlı şiveli toprak adamını...
'Hiç mahsul yüzü görmemiş Dağ Toprağı'nın mucizelerinden başladı.
Beli kıvrılan fideciklerin bakır tozu almalarıyla önerilerine devam etti.
Bu yıl bizler onun gibi bahçede değilde kasalarda domata yetiştirsek te, 10-12 günde bir sulamayla yetinmemiz gerektiğini ancak, kasalarımızın ya da diki yerlerimizdeki toprağın derinliğinin verimimizi çok etkileyeceğini söyledi.
Son olarak ta, ' Biz dedelerimizden öyle gördüğümüz için söylüyom, toprağa kükürt karıştırmak kök çürümelerine iyi gelir' diyerek ,çekingen ifadeyle 'karışım' önerisinde bulundu.
'Kimyasal mı dersin şimdi sen buna, bilmiyom ama biz dedelerimizden böyle gördük, niye olsun ki?' diye çekincesini evirdi çevirdi durdu beyninde de dilinde de.
Bu yılki heyecanı ve coşkusu, hiç üşenmeden dağ-tepe çıkıp toplatıp getirdiği 'dağ toprağı'ydı Çiftçi Ramazan'ın.
Onun yıllardır sessiz sedasız, onca meşakkatle ve değerinin ne olduğunu kendisinin dışındakilerin pek bilemediği Pembe Domata'larının, binlerce insan tarafından yeniden 'değerli' bulunması hafiften de olsa 'gururlandırdığı'nı belli edercesine,yetiştirdiklerini ballandıra ballandıra anlattı, Tepeden elma,ayva,ceviz,armut ağaçlarını zetinliklerini gösterdi yemyeşil, uçsuz bucaksız topraklarındaki...
Kuraklık yüzünden Domates yerine yetiştirme denemesine girişip te çok gelişkin Diyarbakır karpuzlarını, birkaç mahsul kaldırdığı kavunlarını anlattı.Yapacaklarınıysa bir çocuk neşesiyle sıraladı...
O bize biz o'na iyi ürün diledik.
Zeytinlerinden aldık, zeytinyağlarından da...
En önemlisi ise, yeniden sağlıkla görüşebilmekti.
6 Nisan 2009 Pazartesi
2009 PEMBELERİNDE İLK BASAMAKLAR...
Saksıda Pembe domates deneyimimin ÜÇÜNCÜ YILI, inanamıyorum.
Yıllar önce bir sinema filminden yola çıkarak hayalini kurup, Küba'daki 'BalkonTarımı Devrimi'ile iyice heveslendiğim 'SAKSI TARIMI'nda duyduğum keyfi,hoyrat ticari yetiştiriciliğe,önü alınmaz hormonlu üretime başkaldırıyı ve bu nedenle de, Sevgili Avniye Tansuğ'un deyimiyle Pembe Domates Ağı'nın 2 bine yakın üyesiyle koskoca bir' akraba' zenginliğine sahip olma mutluluğuyla birleştiriyorum.
'Geçmişteki iki yılın ürünlerinden haber ver' derseniz, işte orada biraz duraksar çoğu Pembe Domatesçinin gerisine düştüğümü kabul etme 'tevazu'unu da göstermeden geçemem.
İlk yıl,Şadan arkadaşımdan aldığım tohumlardan yaşadığımız vahşi kuraklığa karşın az da olsa pembe domateslerimin tohumlarını geçen yıl Akhisar pembeleriyle ve Şile tohumlarıyla çok zenginleştirip bol miktarda fide dağıtmış olsam da,önceki yıldan daha az,sağlıklı pembe elde edişim burukluk yaşatmadı değil.
DÖKÜLEN ÇİÇEKLER,ALTLARI KARARAN MEYVELER...
Yemyeşil, sağlık fişkıran fideler ne oldu da çiçek aşamasında döküm döküm döküldüler,meyveye ulaşanlar da hastalanıp alttan karararak başka türlü bir hüzne yolaçtılar.
Geçen yılın tek avuntusu, komşularıma verdiğim fidelerden Sinan beyin ürünlerinden torba dolusu pembeleri görmek oldu ve tabii yemek afiyetle...
...VE ÜÇÜNCÜ DENEYİM...
Az sayıda da olsa,kendi pembelerimden ve komşununkilerden tohum alıp kuruttum. Bu kez, daha az sayıda ama daha emin olarak saksıda pembe domates yetiştirme deneyiminin üçüncüsü için kolları sıvadım.
Bahçe işlerinde 'maharetli' Bekir'in görüşünü ve önerisini daha öne çıkararak bu yılki tohum çimlendirme işine 11 mart'ta başladık.
Bekir dedi ki; Geçen yıl tohumları fazla korunaklı ortamda, evin içinde,büyüyecekleri doğal ortamdan uzak, fazla özen göstererek çimlendirdiniz, sesimi pek çıkarmadım.
Bu kez, tohumları dışarda ama soğuk,kırağı,rüzgardan koruyarak çimlendirelim.
Biz de tohumları genişçe bir saksının içinde ince bir toprak tabakasının altına yatırıp bahçenin kuytu bir köşesinde yerleştirdik.
Gündüz bol sulayıp güneşin altında tuttuk, akşam olunca üzerini naylonla örttük.Bu süreçte İstanbul'da hava iyice soğuyup,gece don noktasına bile ulaştı ama biz korunaklu köşeye ve naylon örtüye güvendik.
Çok uzun bir süre hiç bir kıpırdanma olmayınca, bu yıl baştan çuvalladığımızı düşünüp guruba yazmadım değil.
Tam bu aşamada,29 mart günü tohumlar kaygımı duymuş gibi güneşin cilvesine dayanamayıp filizleriyle yeryüzüne 'merhaba' dediler. Doğanın muhteşemliğine bir kez daha hayran kaldım.
ADETA FIŞKIRDILAR...
1-2...derken birkaç gün içinde fışkırıcasına çoğaldı narin fideciklerin çimleri.
Sevgili Nalan hanımdan bu yılki Armada buluşmasında aldığım KONYAR ÇİFTLİĞİ'nin tohumlarının fideleri benimkilerden daha güçlü gövdeli, daha iri çift yapraklı...Bu ayırımı görmek bile ilginç deneyim benim için.
Tohumların çimlenme sürecinin ev içindekinden daha uzun olması bahçıvan Bekir'e göre hiç önemli değil, aksine fidelerin güç kazanması ve domateslerin dış koşullara dayanıklı olması için gerekli bile...
TOPRAK VE SAKSI KOŞULLARI....
Toprağımız iyi yanmış koyun gübresi ile desteklenmiş orman toprağı... Kanlıca'da,deniz kenarındaki, saksı ve bitki satan işletmeden aldım güvenerek.
Fışkıran çimleri, fide aşamasında küçük kaplara bölüştürüp güçlendirecek sonrada İKEA'dan alacağım derin saklama kaplarına dikeceğim.
Geçen yılki,Bauhaus'tan aldığım,dikdörtken uzun saksıların derinliğinin az olduğunu düşünerek bu yıl derinliğe özellikle dikkat edeceğim.
Yıllar önce bir sinema filminden yola çıkarak hayalini kurup, Küba'daki 'BalkonTarımı Devrimi'ile iyice heveslendiğim 'SAKSI TARIMI'nda duyduğum keyfi,hoyrat ticari yetiştiriciliğe,önü alınmaz hormonlu üretime başkaldırıyı ve bu nedenle de, Sevgili Avniye Tansuğ'un deyimiyle Pembe Domates Ağı'nın 2 bine yakın üyesiyle koskoca bir' akraba' zenginliğine sahip olma mutluluğuyla birleştiriyorum.
'Geçmişteki iki yılın ürünlerinden haber ver' derseniz, işte orada biraz duraksar çoğu Pembe Domatesçinin gerisine düştüğümü kabul etme 'tevazu'unu da göstermeden geçemem.
İlk yıl,Şadan arkadaşımdan aldığım tohumlardan yaşadığımız vahşi kuraklığa karşın az da olsa pembe domateslerimin tohumlarını geçen yıl Akhisar pembeleriyle ve Şile tohumlarıyla çok zenginleştirip bol miktarda fide dağıtmış olsam da,önceki yıldan daha az,sağlıklı pembe elde edişim burukluk yaşatmadı değil.
DÖKÜLEN ÇİÇEKLER,ALTLARI KARARAN MEYVELER...
Yemyeşil, sağlık fişkıran fideler ne oldu da çiçek aşamasında döküm döküm döküldüler,meyveye ulaşanlar da hastalanıp alttan karararak başka türlü bir hüzne yolaçtılar.
Geçen yılın tek avuntusu, komşularıma verdiğim fidelerden Sinan beyin ürünlerinden torba dolusu pembeleri görmek oldu ve tabii yemek afiyetle...
...VE ÜÇÜNCÜ DENEYİM...
Az sayıda da olsa,kendi pembelerimden ve komşununkilerden tohum alıp kuruttum. Bu kez, daha az sayıda ama daha emin olarak saksıda pembe domates yetiştirme deneyiminin üçüncüsü için kolları sıvadım.
Bahçe işlerinde 'maharetli' Bekir'in görüşünü ve önerisini daha öne çıkararak bu yılki tohum çimlendirme işine 11 mart'ta başladık.
Bekir dedi ki; Geçen yıl tohumları fazla korunaklı ortamda, evin içinde,büyüyecekleri doğal ortamdan uzak, fazla özen göstererek çimlendirdiniz, sesimi pek çıkarmadım.
Bu kez, tohumları dışarda ama soğuk,kırağı,rüzgardan koruyarak çimlendirelim.
Biz de tohumları genişçe bir saksının içinde ince bir toprak tabakasının altına yatırıp bahçenin kuytu bir köşesinde yerleştirdik.
Gündüz bol sulayıp güneşin altında tuttuk, akşam olunca üzerini naylonla örttük.Bu süreçte İstanbul'da hava iyice soğuyup,gece don noktasına bile ulaştı ama biz korunaklu köşeye ve naylon örtüye güvendik.
Çok uzun bir süre hiç bir kıpırdanma olmayınca, bu yıl baştan çuvalladığımızı düşünüp guruba yazmadım değil.
Tam bu aşamada,29 mart günü tohumlar kaygımı duymuş gibi güneşin cilvesine dayanamayıp filizleriyle yeryüzüne 'merhaba' dediler. Doğanın muhteşemliğine bir kez daha hayran kaldım.
ADETA FIŞKIRDILAR...
1-2...derken birkaç gün içinde fışkırıcasına çoğaldı narin fideciklerin çimleri.
Sevgili Nalan hanımdan bu yılki Armada buluşmasında aldığım KONYAR ÇİFTLİĞİ'nin tohumlarının fideleri benimkilerden daha güçlü gövdeli, daha iri çift yapraklı...Bu ayırımı görmek bile ilginç deneyim benim için.
Tohumların çimlenme sürecinin ev içindekinden daha uzun olması bahçıvan Bekir'e göre hiç önemli değil, aksine fidelerin güç kazanması ve domateslerin dış koşullara dayanıklı olması için gerekli bile...
TOPRAK VE SAKSI KOŞULLARI....
Toprağımız iyi yanmış koyun gübresi ile desteklenmiş orman toprağı... Kanlıca'da,deniz kenarındaki, saksı ve bitki satan işletmeden aldım güvenerek.
Fışkıran çimleri, fide aşamasında küçük kaplara bölüştürüp güçlendirecek sonrada İKEA'dan alacağım derin saklama kaplarına dikeceğim.
Geçen yılki,Bauhaus'tan aldığım,dikdörtken uzun saksıların derinliğinin az olduğunu düşünerek bu yıl derinliğe özellikle dikkat edeceğim.
8 Mart 2009 Pazar
PEMBE DOMATES AĞI DOSTLARININ ÜÇÜNCÜ İSTANBUL BULUŞMASININ ARDINDAN...
3’ÜNCÜ PEMBE DOMATES BULUŞMASININ ARDINDAN…
İnsan hayatında bir gün bile uzun bir süredir…
Bir yıl ise, akıl almaz bir uzun süre, böyle bakınca…
Zarif-Naif kendi halinde Pembe Domateslerin peşinde 3 yılsa, inanılmaz bir zaman toplamı…
O zaman,insanın içi coşup coşup ta ‘nice pembe domatesli yıllara…’ dileğini dillendirmek fazla mı heyecan ve acelecilik gösterisi bilemem ama, bana öyle geliyor ki; Saatli Maarif Takvimi çok yıllar sonra Pembe domates’leri tarih tutulması olarak yazarsa hiç şaşmamak gerek.
1 mart 2009, Pazar günü yine, Pembe domates’e gönül verenler sabahın erken saatlerinde yollara düzülüp Armada Otel’de bir araya geldik. Kimimiz, eşimize dostumuza pembe domates toplantısına gidiyor olduğumuzu söylediğimizde şaşkınlıkla karşılandık, kimimiz, ‘Allahın domatesinin toplantısı da mı olurmuş?’,tepkisine sessiz kaldık, çoğumuz da ‘biz de tohum isteriz, biz de…biz de…’ ricacılarına elimiz dolu dönme umudu verip PDA web yoluyla üye olmalarını önerdik.…
Pembe Domates tutkusunu, bizlere izlenmesi gereken bir yol,bir ‘akrabalık ilişkisi’ olarak bulaştıran Sevgili Avniye ve Mehmet Tansuğ’ların başlattığı,nesli tükenmekte olan pembe domates türünü geleneksel yöntemlerle ev balkonlarında, bahçelerinde, saksılarda yetiştirerek korumak ,çoğaltmak bir yemin,bir söz oldu çıktı aramızda.Değerli PDA üyesi, sevgili DEFne Koryürek’in öngörüsü ve önerisiyle ‘manifesto’ ya bürünen Pembe Domatesin korunması ve kollanması bizi birleştiren tek yaptırım oldu çıktı.
Güzelim Armada otelin Boğaziçi salonunda gerçekleşen bu yılki buluşmanın, her iki yıla oranla katılımcısı bir hayli çoğalmıştı.Bu da Ağın geleceği açısından çok umut verici bir görüntüydü.
Gençler, genç kalanlar,çocuklar,hatta bebekler…derken gepgeniş bir ailenin toplaşmasıyla, herkes nasıl güzel pembeler yetiştirdiklerini anlattılar ballandıra ballandıra…
Benim gibi tohumdan fideye bolluk ,çokluk ve refah içinde geçmiş, hatta fide dağıtmış olup ta ürün aşamasında hüsranla karşılaşmışlarsa gıptayla dinlediler bu başarı öykülerini.
Bahçesinde, balkonunda, saksısında ne koşulda olursa olsun,Pembe Domates Ağı’na katılıp üye olan biz yetiştiriciler , hem yok olan bir lezzeti yeniden yaşatıyor, hem de hoyrat,alıp başını gitmiş, dur diyeni dinlemeyen yoz ve ticari üretici yanlışlarına tepki göstermiş,karşı çıkmış oluyorduk.
İnsan yaşamını,doğayı yok etmekle eş değer olan, korkunç tarım teknolojilerinin hoyratça boy göstermelerine karşı,cesurca karşı koymak anlamına gelen PDA girişimi, toplantıya katılan her üyenin ortak düşü, ortak yaklaşımı olması ise, en gurur veren yanı ve eylem birliğinin adıydı, işin.
Narin özelliği nedeniyle kilolarca ürün alma doyumsuzluğu yerine, iri, dolgun,ama doğanın uygun görüp verdiği kadar pembe domatesi dalından koparıp yiyen, pişen yemeğe katmaya kıyamayıp ta salatasında, kahvaltısında tüketen Pembe Domatesçiler, yapay tarımı Anadolu çiftçisine dayatan firmaları eleştirdiler.
ALKIŞLAR VE DOSTLUKLAR…
Raflarda uzun zaman kalma yeteneğiyle insan ömrünü azaltan hormonlu domatesler yerine,kökeni, yetiştirilme koşulları bilinen domatesleri yemekten, bu bakış açısıyla kurulmuş Pembe Domates ‘ağı’na düşmenin hayrına vurgu yapan üyelerin görüşleri ise en çok alkış alanlar arasındaydı.
İki küçük kızlarıyla toplantıya katılan Karavana ailesi toplantıya ayrı bir heyecan kattı.
Pembe Domates dostluğuyla birbirlerini yıllar sonra yeniden bulan çalışma arkadaşları gibi, çiçeği burnunda pek çok dostlukların temeli atıldı.
TOHUM YASASINA MUHALEFET KARARI
Geleneksel ürün ve üretimi tehdit eden, yerine genetiğiyle oynanmış tohumu ve hoyrat tarımı öngören teknolojıleri getiren tarım kuruluşlarının önünü açan tohum yasası ve uygulamalarını gösteren yönetmeliğe bir sivil oluşum olarak PDA’nın yaklaşımı konuşuldu.
Bu konuda PDA olarak kamuoyu oluşturma ve uyarma görevinin nasıl yürütüleceğine ilişkin bir çalışma grubu oluşturuldu.
Pembe Domates gönüllülerinin, doğa sevgisi, koruma istekliliği, temeli ticari olmak, doğayı tahrip eden, insan sağlığını tehdit eden iki yüzlü yaklaşımlara geçit vermeyen ortak bilinç eğilimleri ise, yetiştirdikleri domatesler kadar umut vericiydi.
Nice büyük PDA buluşmalarına…
Sevgili Avniye ve Mehmet Tansuğ’a sonsuz teşekkürlerimizle.
İnsan hayatında bir gün bile uzun bir süredir…
Bir yıl ise, akıl almaz bir uzun süre, böyle bakınca…
Zarif-Naif kendi halinde Pembe Domateslerin peşinde 3 yılsa, inanılmaz bir zaman toplamı…
O zaman,insanın içi coşup coşup ta ‘nice pembe domatesli yıllara…’ dileğini dillendirmek fazla mı heyecan ve acelecilik gösterisi bilemem ama, bana öyle geliyor ki; Saatli Maarif Takvimi çok yıllar sonra Pembe domates’leri tarih tutulması olarak yazarsa hiç şaşmamak gerek.
1 mart 2009, Pazar günü yine, Pembe domates’e gönül verenler sabahın erken saatlerinde yollara düzülüp Armada Otel’de bir araya geldik. Kimimiz, eşimize dostumuza pembe domates toplantısına gidiyor olduğumuzu söylediğimizde şaşkınlıkla karşılandık, kimimiz, ‘Allahın domatesinin toplantısı da mı olurmuş?’,tepkisine sessiz kaldık, çoğumuz da ‘biz de tohum isteriz, biz de…biz de…’ ricacılarına elimiz dolu dönme umudu verip PDA web yoluyla üye olmalarını önerdik.…
Pembe Domates tutkusunu, bizlere izlenmesi gereken bir yol,bir ‘akrabalık ilişkisi’ olarak bulaştıran Sevgili Avniye ve Mehmet Tansuğ’ların başlattığı,nesli tükenmekte olan pembe domates türünü geleneksel yöntemlerle ev balkonlarında, bahçelerinde, saksılarda yetiştirerek korumak ,çoğaltmak bir yemin,bir söz oldu çıktı aramızda.Değerli PDA üyesi, sevgili DEFne Koryürek’in öngörüsü ve önerisiyle ‘manifesto’ ya bürünen Pembe Domatesin korunması ve kollanması bizi birleştiren tek yaptırım oldu çıktı.
Güzelim Armada otelin Boğaziçi salonunda gerçekleşen bu yılki buluşmanın, her iki yıla oranla katılımcısı bir hayli çoğalmıştı.Bu da Ağın geleceği açısından çok umut verici bir görüntüydü.
Gençler, genç kalanlar,çocuklar,hatta bebekler…derken gepgeniş bir ailenin toplaşmasıyla, herkes nasıl güzel pembeler yetiştirdiklerini anlattılar ballandıra ballandıra…
Benim gibi tohumdan fideye bolluk ,çokluk ve refah içinde geçmiş, hatta fide dağıtmış olup ta ürün aşamasında hüsranla karşılaşmışlarsa gıptayla dinlediler bu başarı öykülerini.
Bahçesinde, balkonunda, saksısında ne koşulda olursa olsun,Pembe Domates Ağı’na katılıp üye olan biz yetiştiriciler , hem yok olan bir lezzeti yeniden yaşatıyor, hem de hoyrat,alıp başını gitmiş, dur diyeni dinlemeyen yoz ve ticari üretici yanlışlarına tepki göstermiş,karşı çıkmış oluyorduk.
İnsan yaşamını,doğayı yok etmekle eş değer olan, korkunç tarım teknolojilerinin hoyratça boy göstermelerine karşı,cesurca karşı koymak anlamına gelen PDA girişimi, toplantıya katılan her üyenin ortak düşü, ortak yaklaşımı olması ise, en gurur veren yanı ve eylem birliğinin adıydı, işin.
Narin özelliği nedeniyle kilolarca ürün alma doyumsuzluğu yerine, iri, dolgun,ama doğanın uygun görüp verdiği kadar pembe domatesi dalından koparıp yiyen, pişen yemeğe katmaya kıyamayıp ta salatasında, kahvaltısında tüketen Pembe Domatesçiler, yapay tarımı Anadolu çiftçisine dayatan firmaları eleştirdiler.
ALKIŞLAR VE DOSTLUKLAR…
Raflarda uzun zaman kalma yeteneğiyle insan ömrünü azaltan hormonlu domatesler yerine,kökeni, yetiştirilme koşulları bilinen domatesleri yemekten, bu bakış açısıyla kurulmuş Pembe Domates ‘ağı’na düşmenin hayrına vurgu yapan üyelerin görüşleri ise en çok alkış alanlar arasındaydı.
İki küçük kızlarıyla toplantıya katılan Karavana ailesi toplantıya ayrı bir heyecan kattı.
Pembe Domates dostluğuyla birbirlerini yıllar sonra yeniden bulan çalışma arkadaşları gibi, çiçeği burnunda pek çok dostlukların temeli atıldı.
TOHUM YASASINA MUHALEFET KARARI
Geleneksel ürün ve üretimi tehdit eden, yerine genetiğiyle oynanmış tohumu ve hoyrat tarımı öngören teknolojıleri getiren tarım kuruluşlarının önünü açan tohum yasası ve uygulamalarını gösteren yönetmeliğe bir sivil oluşum olarak PDA’nın yaklaşımı konuşuldu.
Bu konuda PDA olarak kamuoyu oluşturma ve uyarma görevinin nasıl yürütüleceğine ilişkin bir çalışma grubu oluşturuldu.
Pembe Domates gönüllülerinin, doğa sevgisi, koruma istekliliği, temeli ticari olmak, doğayı tahrip eden, insan sağlığını tehdit eden iki yüzlü yaklaşımlara geçit vermeyen ortak bilinç eğilimleri ise, yetiştirdikleri domatesler kadar umut vericiydi.
Nice büyük PDA buluşmalarına…
Sevgili Avniye ve Mehmet Tansuğ’a sonsuz teşekkürlerimizle.
PEMBE DOMATES AĞI'NIN 1 MART 2009 PAZAR GÜNÜ YAPILAN 3'ÜNCÜ TOPLANTISINDA SUNDUĞUM KONUŞMA
SEVGİLİ PEMBE DOMATES DOSTLARI…
Ne kadar güzel bir başlık altında toplanıyoruz.Bir sürü hayhuyun arasından sıyrılıp, pespembe ve doğaya ait ,bizi görüntüsüyle olduğu kadar midevi olmasıyla da mutlu eden domatesin birleştiriciliğiyle burada olmak çok güzel bir şey.
Aslına bakacak olursanız pembe domates dostluğunun özü bu… Bundan daha fazla söz biraz işin gevezeliği olmuyor mu?.. Şimdi ben bunu yapacağım galiba.
Dün sabah, sizlerle burada buluşacağım düşüncesiyle gözlerimi açtım ve bunu düşünerek kapıdan gazeteleri aldım. Şöyle bir başlıkları, manşetleri, fotoğrafları taradım…Hollanda’da parçalanan uçağın, hayatını kaybedenlerin görüntülerine yüzümü buruşturturdum.
Birbiriyle bitmeyen didişme haberlerine, ‘göz atsam mı?’diye kararsızlık geçirdim, elimdeki tomarla camın kenarına kadar geldim, kapıyı açıp havayı soludum, günlerdir esen,havayı dipdiri yapan kuzey rüzgarı gitmiş, isi dumanı yoğunlaştıran güney rüzgarı gelmiş. Tam,aceleyle kapatıyordum ki, gözüm kırmızı erik ağacına ilişti. Önce kar birikintileri, sonrada dalların salgıları sandığım beyazımsı pembeliklerin baharın, yenileşmenin, ‘daha ben buradayım, gitmiyorum bir yerlere’ diyen doğanın müjdecisi olan çiçekleri gördüm…İçim bir coştu, bir doldu, anlatamam…
Bu heyecan, bu coşku günlerimi donatacak diye geçirdim içimden ve hemen aklıma sizler geldiniz yeniden…
İşte dedim, bu duygu bizi ortak yapan…Erik ağacının şölenini, müjdeciğini, iyiliği bize getirmesini ve yaşatmasının yerine pembe domates yetiştirme ve onları bizim gibi coşku duyacak olanlara yayma heyecanını koyalım.Tamı tamına örtüşmüyor mu?...
Ama galiba biraz farklılık var, hakça söylemek gerekirse, kargalarla yarışa girip kapmaca oynadığımız kırmızı erikler feci ekşi…Neredeyse bütün duyu organlarımızı buruşturmadan yememiz olası değil.
Oysa Pembe Domatesler öyle mi?...
Domates tutkunlarının (beni saymayın, belli bir yaşa gelene kadar domates yerken ağlamaklı olurdum) neredeyse karşısında saygı duruşunda bulundukları bu türün lezzeti tartışmasız çok üstün.
İflah olmaz domates tutkunu eşim, daha PDA oluşmadan önce, Türkiye düzleminde, nerede ortalığa çıkıyorsa kokusunu alıp oranın müdavimi olan tüketicilerindendi…Hala da öyledir.
Çanakkale’ler mi, Akhisar’lar mı, Datça Aktur pazarına gelen Çine Pembeleri mi?...hemen hepsinin peşine düşmeyi asla ihmal etmez, bu tutumuyla da beni şaşırtmayı başarırdı.
Tabii ben de bu süreçte pembeleri hem ayırt etmeyi, hem de hakkını vermeyi pek öğrendim.
Bu arada edindiğimiz pembe domateslerin tamamen kendi tohumlarının, herhangi bir gen çalışması ve teknolojisiyle bozulmadan, doğal gübreyle desteklenmiş topraklarda, el emeği- göz nuru yetiştirildiğini öğrenmek, doğa ve çevre ilkelerimle çok uyuştuğunu da belirtmeliyim.
Bu aşamada, çok değerli ve çok sevgili Avniye ve Mehmet Tansuğ’un çabalarıyla oluşan Pembe Domates Ağı’nı, gazetenin Pazar ekinden öğrenir öğrenmez, bir halkası olmak için kolları sıvadım.
Sanırım, artık yılları bulan birlikteliğin diğer halkaları olan sizlerin benzer öyküleri vardır.
Tabii, burada bu değerli ve eşi bulunmaz lezzetteki domatesin yetiştiricisi olmaya soyunmak ve bunu kentin göbeğinde, o hercümercin içinde becermeye niyetlenmek işin belki de en heyecan veren yanı.
Düşünebiliyor musunuz, sevdiğiniz bir sebzeyi, pencere pervazınızda, balkonunuzda, terasınızda ya da bahçenizdeki küçük bir toprak parçasında yetiştiriyorsunuz. Dalından koparıp yiyorsunuz…
Müthiş bir şey. Ben bunu bir eser yaratmakla eşdeğer düşünüyorum.
Tohumları alıyoruz,çimlendiriyoruz,fideleri toprağa dikiyoruz, sonrada asıl meyva verecek saksılara geçiriyoruz.
Neredeyse başlarında bekliyoruz,ilk yapraklar, sarı sarı ilk çiçekler…aman toprak yeteri kadar derin mi,besleyici mi, kimyasal bulaşmış mı, eyvah güneş çok mu dik geliyor, ışık yeterli mi, sulama…. Derken bir sürü, bir sürü kaygı, kuşku, iç kabarması…bir meşakkatlı, süreç başlıyor ki bunu hepimiz yaşadık biliyoruz.
Meyvalar belirmeğe başladıktan sonraki heyecana burada değinirken bile içim izin vermeyecek biliyorum onun için kısa geçeceğim.
Bizleri burada bir kez daha bir araya getiren ve kendi varlığı ile gün geçtikçe uzayan Pembe Domates Ağının zinciri, ben biliyorum ki; öncelikle, bu coğrafyanın has ürünü olup ta, bu topraklardan yok olmaya yüz tutmuş türün yeniden çoğalmasını, yayılmasını isteyenlerden ve bizzat evinde, balkonunda, bahçesinde gözü gibi bakarak yetiştiren gönüllülerden oluşmaktadır.
Evlerimizde, balkonlarımızda yetiştirmemiz demek, gözümüzden bile sakınmamız,bütün kötülüklerden korumak için kolları sıvamamız demek değil midir, bir anlamda.
Zaten Pembe Domates Ağı’na üye olmak için bir sürü bir sürü maddeyi okuyup kabul edip söz vermedik mi?.
Hepimiz biliyoruz, doğayı tahrip ede ede, örseleye, ite kaka, güzelim tarım alanlarını,su kaynaklarını ve havzalarını, kısa görüşlü, küçük hesapçı, rant peşinde çılgınca koşan, köşe dönmeci yap-satçılara nasıl peşkeş çeke çeke tüketip küstürdüğümüzü..
Yeşilden, çiçekten böcekten arındırılmış ucube şehirlerde yapay yaşamlarla kendimizi kolu kanadı kırık, kendi doğallığımızdan yoksun mahkumlar yapmadık mı?
Böylelikle de tüm kainatın sonunu hızlandırdık ama şimdi durduramıyor,zamanı geriye saramıyoruz bir türlü…
Hele hele son yıllardaki gözle görülür değişimlerle, kuraklaşma ve susuzlukla geriye dönülmez bir yokoluşun eşiğinde olduğumuzu…
Biz, Anadolu gibi verimli toprakların insanları olarak pembe domates benzeri daha kaç değerli sayısız ürünü telef etmiş bir toplulukuz.
Tarım alanlarının yok edilmesinin yanı sıra, tarım ürünlerinin sözde verimini artırmak ve böylece daha fazla kar elde etmek için kısaca ‘hormon’olarak bilinen kimyasallar yapay ortam seralarda, acımasızca, şırıngalarla çiçeklere uygulanmasına ben gözlerimle tanık oldum.
Artan sağlık sorunları, çığ gibi büyüyen kanser vakalarını hangimiz yok sayabiliriz.
Hepimizin çok değerli bilgileri ve benzeri anıları vardır kuşkusuz.
İşte bu olumsuz anılar, birikimler gün geliyor ,içimizdeki sessiz isyandan, fark ettiğimiz pişmanlıktan beslenerek bir ortak eyleme,ortak yapıcılığa dönüşüyor.
Tıpkı sevgili Tansuğ’ların başlatıp öncülük ettikleri gibi bir kıvılcım upuzun, yararlı bir bağlılığa, bir gönül birlikteliğine, bir ürün yetiştirme gibi bir amaç birlikteliğine dönüşüveriyor.
Küresel Isınma ,kuraklaşma, açlık derken, sorunlarımıza yeni eklemlenen Küresel Mali Krizle birlikte, çıkış yolu arama uğraşları bize gösteriyor ki, balkon tarımı ve bizim de benzerini yürüttüğümüz tohum paylaşımıyla küçük ölçekli yetiştiricilik yapma heyecanımız çok doğru ve çok stratejik.
Bana öyle geliyor ki, yaşam sürecimiz ve buradaki rollerimiz ne olursa olsun temel yaşam kaynaklarımız ve onları sağlama yetimiz yine bizim ellerimizde…
Ve yaşadığımız yerin pencere içi, aydınlık bir köşesi, balkonu kadar yakınımızda ve çok basit çabayla ulaşılabilecek pratiklikte…
Tabii burada, tam da yeri gelmişken, Küba’daki ‘balkon tarımı’, ‘balkon yetiştiriciliği’ devriminden de sözetmeden geçmek istemiyorum..
Aslında örnek vermek ve hatırlatmak yeterli sanırım. Sizlerin deçok iyi bildiğiniz gibi,.
Küba’ya ABD ekonomik yaptırım uygulamaya başlayınca, kıt kaynakları yüzünden krize giren ülkede kısa sürede gıda stokları tükenmiş, ciddi bir açlık baş göstermişti.
Tam o sırada, Havana’da bir ilkokul öğretmeni olan Maria Felix Bonome, herkesi balkonda yetiştiricilik yapmağa çağırdı.
Önce baklagilleri çimlendirerek fideler elde ettiler, sonra tohum paylaşımı başladı, ardından iyiye giden tablo ve aşılmaya başlanan açlık heyecanıyla iş büyüdü, tohum bankaları oluşturuldu.
Neredeyse, yanlış bilmiyorsam eğer, tohum bakanlığı gibi bir bürokratik örgütlenmeyle çok tipik bir deneyim sağlanmış oldu.
Aslında, bizler her ne olursak olalım, eğerdünyada pek makbul olan ve kendi topraklarımızın özgün ürünü Pembe Domatesi yetiştirmek için kollarımızı sıvama isteği ve heyecanı gösteriyorsak,kendi yaşamlarımızı en sade yollarla, burnumuzun dibindeki olanakları eyleme dönüştürerek sağlayabiliriz.
Evet, yapabiliriz…tıpkı Obama’nın dediği gibi…
Sade düşünüp, yalın girişip yaptığımız her şey de bize ‘insan’olmanın erdemini sunacaktır kuşkunuz olmasın!
Pembe Domatesi bir serüven tadıyla yetiştirip dalından buğusuyla toplayan hangimiz, ondan sonra bir böceğin üstüne basıp öldürebilir, bir insana kötülük yapabilir ki.
Ne kadar güzel bir başlık altında toplanıyoruz.Bir sürü hayhuyun arasından sıyrılıp, pespembe ve doğaya ait ,bizi görüntüsüyle olduğu kadar midevi olmasıyla da mutlu eden domatesin birleştiriciliğiyle burada olmak çok güzel bir şey.
Aslına bakacak olursanız pembe domates dostluğunun özü bu… Bundan daha fazla söz biraz işin gevezeliği olmuyor mu?.. Şimdi ben bunu yapacağım galiba.
Dün sabah, sizlerle burada buluşacağım düşüncesiyle gözlerimi açtım ve bunu düşünerek kapıdan gazeteleri aldım. Şöyle bir başlıkları, manşetleri, fotoğrafları taradım…Hollanda’da parçalanan uçağın, hayatını kaybedenlerin görüntülerine yüzümü buruşturturdum.
Birbiriyle bitmeyen didişme haberlerine, ‘göz atsam mı?’diye kararsızlık geçirdim, elimdeki tomarla camın kenarına kadar geldim, kapıyı açıp havayı soludum, günlerdir esen,havayı dipdiri yapan kuzey rüzgarı gitmiş, isi dumanı yoğunlaştıran güney rüzgarı gelmiş. Tam,aceleyle kapatıyordum ki, gözüm kırmızı erik ağacına ilişti. Önce kar birikintileri, sonrada dalların salgıları sandığım beyazımsı pembeliklerin baharın, yenileşmenin, ‘daha ben buradayım, gitmiyorum bir yerlere’ diyen doğanın müjdecisi olan çiçekleri gördüm…İçim bir coştu, bir doldu, anlatamam…
Bu heyecan, bu coşku günlerimi donatacak diye geçirdim içimden ve hemen aklıma sizler geldiniz yeniden…
İşte dedim, bu duygu bizi ortak yapan…Erik ağacının şölenini, müjdeciğini, iyiliği bize getirmesini ve yaşatmasının yerine pembe domates yetiştirme ve onları bizim gibi coşku duyacak olanlara yayma heyecanını koyalım.Tamı tamına örtüşmüyor mu?...
Ama galiba biraz farklılık var, hakça söylemek gerekirse, kargalarla yarışa girip kapmaca oynadığımız kırmızı erikler feci ekşi…Neredeyse bütün duyu organlarımızı buruşturmadan yememiz olası değil.
Oysa Pembe Domatesler öyle mi?...
Domates tutkunlarının (beni saymayın, belli bir yaşa gelene kadar domates yerken ağlamaklı olurdum) neredeyse karşısında saygı duruşunda bulundukları bu türün lezzeti tartışmasız çok üstün.
İflah olmaz domates tutkunu eşim, daha PDA oluşmadan önce, Türkiye düzleminde, nerede ortalığa çıkıyorsa kokusunu alıp oranın müdavimi olan tüketicilerindendi…Hala da öyledir.
Çanakkale’ler mi, Akhisar’lar mı, Datça Aktur pazarına gelen Çine Pembeleri mi?...hemen hepsinin peşine düşmeyi asla ihmal etmez, bu tutumuyla da beni şaşırtmayı başarırdı.
Tabii ben de bu süreçte pembeleri hem ayırt etmeyi, hem de hakkını vermeyi pek öğrendim.
Bu arada edindiğimiz pembe domateslerin tamamen kendi tohumlarının, herhangi bir gen çalışması ve teknolojisiyle bozulmadan, doğal gübreyle desteklenmiş topraklarda, el emeği- göz nuru yetiştirildiğini öğrenmek, doğa ve çevre ilkelerimle çok uyuştuğunu da belirtmeliyim.
Bu aşamada, çok değerli ve çok sevgili Avniye ve Mehmet Tansuğ’un çabalarıyla oluşan Pembe Domates Ağı’nı, gazetenin Pazar ekinden öğrenir öğrenmez, bir halkası olmak için kolları sıvadım.
Sanırım, artık yılları bulan birlikteliğin diğer halkaları olan sizlerin benzer öyküleri vardır.
Tabii, burada bu değerli ve eşi bulunmaz lezzetteki domatesin yetiştiricisi olmaya soyunmak ve bunu kentin göbeğinde, o hercümercin içinde becermeye niyetlenmek işin belki de en heyecan veren yanı.
Düşünebiliyor musunuz, sevdiğiniz bir sebzeyi, pencere pervazınızda, balkonunuzda, terasınızda ya da bahçenizdeki küçük bir toprak parçasında yetiştiriyorsunuz. Dalından koparıp yiyorsunuz…
Müthiş bir şey. Ben bunu bir eser yaratmakla eşdeğer düşünüyorum.
Tohumları alıyoruz,çimlendiriyoruz,fideleri toprağa dikiyoruz, sonrada asıl meyva verecek saksılara geçiriyoruz.
Neredeyse başlarında bekliyoruz,ilk yapraklar, sarı sarı ilk çiçekler…aman toprak yeteri kadar derin mi,besleyici mi, kimyasal bulaşmış mı, eyvah güneş çok mu dik geliyor, ışık yeterli mi, sulama…. Derken bir sürü, bir sürü kaygı, kuşku, iç kabarması…bir meşakkatlı, süreç başlıyor ki bunu hepimiz yaşadık biliyoruz.
Meyvalar belirmeğe başladıktan sonraki heyecana burada değinirken bile içim izin vermeyecek biliyorum onun için kısa geçeceğim.
Bizleri burada bir kez daha bir araya getiren ve kendi varlığı ile gün geçtikçe uzayan Pembe Domates Ağının zinciri, ben biliyorum ki; öncelikle, bu coğrafyanın has ürünü olup ta, bu topraklardan yok olmaya yüz tutmuş türün yeniden çoğalmasını, yayılmasını isteyenlerden ve bizzat evinde, balkonunda, bahçesinde gözü gibi bakarak yetiştiren gönüllülerden oluşmaktadır.
Evlerimizde, balkonlarımızda yetiştirmemiz demek, gözümüzden bile sakınmamız,bütün kötülüklerden korumak için kolları sıvamamız demek değil midir, bir anlamda.
Zaten Pembe Domates Ağı’na üye olmak için bir sürü bir sürü maddeyi okuyup kabul edip söz vermedik mi?.
Hepimiz biliyoruz, doğayı tahrip ede ede, örseleye, ite kaka, güzelim tarım alanlarını,su kaynaklarını ve havzalarını, kısa görüşlü, küçük hesapçı, rant peşinde çılgınca koşan, köşe dönmeci yap-satçılara nasıl peşkeş çeke çeke tüketip küstürdüğümüzü..
Yeşilden, çiçekten böcekten arındırılmış ucube şehirlerde yapay yaşamlarla kendimizi kolu kanadı kırık, kendi doğallığımızdan yoksun mahkumlar yapmadık mı?
Böylelikle de tüm kainatın sonunu hızlandırdık ama şimdi durduramıyor,zamanı geriye saramıyoruz bir türlü…
Hele hele son yıllardaki gözle görülür değişimlerle, kuraklaşma ve susuzlukla geriye dönülmez bir yokoluşun eşiğinde olduğumuzu…
Biz, Anadolu gibi verimli toprakların insanları olarak pembe domates benzeri daha kaç değerli sayısız ürünü telef etmiş bir toplulukuz.
Tarım alanlarının yok edilmesinin yanı sıra, tarım ürünlerinin sözde verimini artırmak ve böylece daha fazla kar elde etmek için kısaca ‘hormon’olarak bilinen kimyasallar yapay ortam seralarda, acımasızca, şırıngalarla çiçeklere uygulanmasına ben gözlerimle tanık oldum.
Artan sağlık sorunları, çığ gibi büyüyen kanser vakalarını hangimiz yok sayabiliriz.
Hepimizin çok değerli bilgileri ve benzeri anıları vardır kuşkusuz.
İşte bu olumsuz anılar, birikimler gün geliyor ,içimizdeki sessiz isyandan, fark ettiğimiz pişmanlıktan beslenerek bir ortak eyleme,ortak yapıcılığa dönüşüyor.
Tıpkı sevgili Tansuğ’ların başlatıp öncülük ettikleri gibi bir kıvılcım upuzun, yararlı bir bağlılığa, bir gönül birlikteliğine, bir ürün yetiştirme gibi bir amaç birlikteliğine dönüşüveriyor.
Küresel Isınma ,kuraklaşma, açlık derken, sorunlarımıza yeni eklemlenen Küresel Mali Krizle birlikte, çıkış yolu arama uğraşları bize gösteriyor ki, balkon tarımı ve bizim de benzerini yürüttüğümüz tohum paylaşımıyla küçük ölçekli yetiştiricilik yapma heyecanımız çok doğru ve çok stratejik.
Bana öyle geliyor ki, yaşam sürecimiz ve buradaki rollerimiz ne olursa olsun temel yaşam kaynaklarımız ve onları sağlama yetimiz yine bizim ellerimizde…
Ve yaşadığımız yerin pencere içi, aydınlık bir köşesi, balkonu kadar yakınımızda ve çok basit çabayla ulaşılabilecek pratiklikte…
Tabii burada, tam da yeri gelmişken, Küba’daki ‘balkon tarımı’, ‘balkon yetiştiriciliği’ devriminden de sözetmeden geçmek istemiyorum..
Aslında örnek vermek ve hatırlatmak yeterli sanırım. Sizlerin deçok iyi bildiğiniz gibi,.
Küba’ya ABD ekonomik yaptırım uygulamaya başlayınca, kıt kaynakları yüzünden krize giren ülkede kısa sürede gıda stokları tükenmiş, ciddi bir açlık baş göstermişti.
Tam o sırada, Havana’da bir ilkokul öğretmeni olan Maria Felix Bonome, herkesi balkonda yetiştiricilik yapmağa çağırdı.
Önce baklagilleri çimlendirerek fideler elde ettiler, sonra tohum paylaşımı başladı, ardından iyiye giden tablo ve aşılmaya başlanan açlık heyecanıyla iş büyüdü, tohum bankaları oluşturuldu.
Neredeyse, yanlış bilmiyorsam eğer, tohum bakanlığı gibi bir bürokratik örgütlenmeyle çok tipik bir deneyim sağlanmış oldu.
Aslında, bizler her ne olursak olalım, eğerdünyada pek makbul olan ve kendi topraklarımızın özgün ürünü Pembe Domatesi yetiştirmek için kollarımızı sıvama isteği ve heyecanı gösteriyorsak,kendi yaşamlarımızı en sade yollarla, burnumuzun dibindeki olanakları eyleme dönüştürerek sağlayabiliriz.
Evet, yapabiliriz…tıpkı Obama’nın dediği gibi…
Sade düşünüp, yalın girişip yaptığımız her şey de bize ‘insan’olmanın erdemini sunacaktır kuşkunuz olmasın!
Pembe Domatesi bir serüven tadıyla yetiştirip dalından buğusuyla toplayan hangimiz, ondan sonra bir böceğin üstüne basıp öldürebilir, bir insana kötülük yapabilir ki.
11 Mayıs 2008 Pazar
IHLAMUR AĞACI...
Henüz yaprakları gelişmiş ama, yeşili daha körpeliğinin kıvamında, öyle koyu koyu değil açıkça ‘filizi’ denilen tonda…
Gövdesiyse, bir delikanlı sağlamlığında odunsu, dokundun mu esneyen ama asla eğilmeyen…yıllarını aldıkça kütükleneceğini haber veren bir tomruk dolgunluğunda… açık, ışıltılı…
Zümrüt rengi, iki komşu evi birleştiren bir uçtaaan bir uca uzanan çimenlikte tek başına ama görkenmli yerini aldı, bakalım.
Günler günleri izleyecek, mevsimler mevsimleri…sıcaklar ve soğuklar, yağmurlar ve karlar…meltemler, karayeller, poyrazlar…belki fırtınalar hırpalayacak onu, hışırdayacak yaprakları ama bükülmeyecek dudakları, belki de bunaltacak sıcaklar, bir damla suyunu esirgeyecek toprak. Umursamayacak, direnecek kararlılıkla…Bunlar benim varoluşumun sorunları diyecek, kabullenecek.Koruyacak, sakınacak gün görmüş uzantıarıyla, yeni filizlenen dallarını, yapraklarını…Nice kuşa,kurta,börtü böceğe barınacak olacak, esirgeyecek…
Ve, çiçeğe duracak günlerden bir gün,onun çiçeklenmesini ‘gönülleyen’ başka Ihlamur tarafından…Teşekkürlerini, şükranlarını sunacak onu bağrına basan toprağa doğaya…kimbilir belki, onu oraya sevgiyle umutla diken ellere…Çiçeklerinin kokusuyla, zarafetiyle,şifasıyla…
Büyüyorum, çiçeğimle ve tohumumla geleceğe kök salıyorum, soyumu müjdeliyorum…diyecek bir de…
Seni de düşlediğin gölgemle serinletip, soluklandırıyorum,mutlandırıyorum, şifamla iyileştiriyorum, hışırtımla evrenin sonsuz devinimini, yenilendiğini müjdeliyorum…diyecek hem de.
Varlığıyla bereketi, iyiliği, sonsuzluğu, evrensel uyumu anımsatacak, çağrıştıracak, duracak…
Ömrünün uzunluğunu, yüceliği kadar dileyenlere…
**************
Tohum’dan fideye, fideden toprağa….der ve gözlerimize nur yaptığımız Pembe Domates’ten sonraki bahçemizin yeni konuğu, henüz ‘fidan’ olan Ihlamur Ağacımıza bir merhaba ….
Henüz yaprakları gelişmiş ama, yeşili daha körpeliğinin kıvamında, öyle koyu koyu değil açıkça ‘filizi’ denilen tonda…
Gövdesiyse, bir delikanlı sağlamlığında odunsu, dokundun mu esneyen ama asla eğilmeyen…yıllarını aldıkça kütükleneceğini haber veren bir tomruk dolgunluğunda… açık, ışıltılı…
Zümrüt rengi, iki komşu evi birleştiren bir uçtaaan bir uca uzanan çimenlikte tek başına ama görkenmli yerini aldı, bakalım.
Günler günleri izleyecek, mevsimler mevsimleri…sıcaklar ve soğuklar, yağmurlar ve karlar…meltemler, karayeller, poyrazlar…belki fırtınalar hırpalayacak onu, hışırdayacak yaprakları ama bükülmeyecek dudakları, belki de bunaltacak sıcaklar, bir damla suyunu esirgeyecek toprak. Umursamayacak, direnecek kararlılıkla…Bunlar benim varoluşumun sorunları diyecek, kabullenecek.Koruyacak, sakınacak gün görmüş uzantıarıyla, yeni filizlenen dallarını, yapraklarını…Nice kuşa,kurta,börtü böceğe barınacak olacak, esirgeyecek…
Ve, çiçeğe duracak günlerden bir gün,onun çiçeklenmesini ‘gönülleyen’ başka Ihlamur tarafından…Teşekkürlerini, şükranlarını sunacak onu bağrına basan toprağa doğaya…kimbilir belki, onu oraya sevgiyle umutla diken ellere…Çiçeklerinin kokusuyla, zarafetiyle,şifasıyla…
Büyüyorum, çiçeğimle ve tohumumla geleceğe kök salıyorum, soyumu müjdeliyorum…diyecek bir de…
Seni de düşlediğin gölgemle serinletip, soluklandırıyorum,mutlandırıyorum, şifamla iyileştiriyorum, hışırtımla evrenin sonsuz devinimini, yenilendiğini müjdeliyorum…diyecek hem de.
Varlığıyla bereketi, iyiliği, sonsuzluğu, evrensel uyumu anımsatacak, çağrıştıracak, duracak…
Ömrünün uzunluğunu, yüceliği kadar dileyenlere…
**************
Tohum’dan fideye, fideden toprağa….der ve gözlerimize nur yaptığımız Pembe Domates’ten sonraki bahçemizin yeni konuğu, henüz ‘fidan’ olan Ihlamur Ağacımıza bir merhaba ….
2 Mayıs 2008 Cuma
ÇİMLENDİLER,FİDE OLDULAR,TOPRAKLARIYLA BULUŞTULAR...





Geçen yaz bahçede saksılarda yetiştirdiğimiz pembe domateslerin, Manisa-Akhisar-İlyaslar köyünden çiftçi Ramazan'ın pembelerinden aldığım ve gruba da gönderdiğim pembelerin, PDA üyesi sevgili Özden Hanım'ın pembelerinin ve gruptan gönderilen Şile pembeleri ve rahmetli Hafize Baliç'in tohumlarını 21 Mart ve 24 Mart 2008'de iki aşamalı olarak torf-toprak karışımında çimlendirdik.
28 Mart'ta ilk filizleri gördük.
Filizler geliştiler, serpildiler...
Ve...
İki gün önce,30 Nisan çarşamba günü büyüyüp,serpilip, çiçeğe duracak ve pembelerini verecekleri topraklarına yerleştirildiler.
11 Nisan 2008 Cuma
Kendisi de PDA üyesi olan Cem bey, 10 Nisan perşembe günü Açık Radyo'daki 'Toprak Ana' programında, 'Bal üretimi ve Sorunları'na yer verdi.
Dinlediklerimden öğrendiklerime göre, Türkiye'de geçen yıldan buyana kuraklık nedeniyle yeterli bal üretiminin olmaması, balın bulunmaması tamamen yapay bir sorun.
Büyük bal Firmaları, (programda adları da verildi) tümüyle ekonomik nedenlerle kar marjlarının düşmesiyle ilgili kaygılardan dolayı bu görüşü yayıp piyasayı etkilemeye çalışıyorlarmış.
Doğal katkısız bal, yerel üreticiler tarafından sınırlı miktarlarda elde edildiği için çok büyük tonajlı alım yapan firmaların işine gelmiyor.
Onlar da ' Türkiye'de bal yok, Arjantin'den ithal etmek zorunda kalıyoruz.' diyerek son derece spekülatif haberler uçuruyorlar.
Ayrıca şekerli su karışımıyla arılar manipule edilerek yapay balın tüketiciye dayatılması,çiçek ve bitki çeşitliliği bakımından zengin ülkemiz açısından hüzün verici!
Hemen her yörede,üstelik te ilerleyen bir iş kolu halinde Doğal Balımız var ve çok değerli...
Bu arada, özellikle kadın üreticilerin bal üretiminde gün geçtikçe çoğalmaları da, Toprak Ana programına katılan hanımlar tarafından aktarılması da sevindirici gerçekten.
Müjdeleyerek Bilgilerinize sunuyorum.
Ayrıntılı bilgi için: www.toprakana.org
Dinlediklerimden öğrendiklerime göre, Türkiye'de geçen yıldan buyana kuraklık nedeniyle yeterli bal üretiminin olmaması, balın bulunmaması tamamen yapay bir sorun.
Büyük bal Firmaları, (programda adları da verildi) tümüyle ekonomik nedenlerle kar marjlarının düşmesiyle ilgili kaygılardan dolayı bu görüşü yayıp piyasayı etkilemeye çalışıyorlarmış.
Doğal katkısız bal, yerel üreticiler tarafından sınırlı miktarlarda elde edildiği için çok büyük tonajlı alım yapan firmaların işine gelmiyor.
Onlar da ' Türkiye'de bal yok, Arjantin'den ithal etmek zorunda kalıyoruz.' diyerek son derece spekülatif haberler uçuruyorlar.
Ayrıca şekerli su karışımıyla arılar manipule edilerek yapay balın tüketiciye dayatılması,çiçek ve bitki çeşitliliği bakımından zengin ülkemiz açısından hüzün verici!
Hemen her yörede,üstelik te ilerleyen bir iş kolu halinde Doğal Balımız var ve çok değerli...
Bu arada, özellikle kadın üreticilerin bal üretiminde gün geçtikçe çoğalmaları da, Toprak Ana programına katılan hanımlar tarafından aktarılması da sevindirici gerçekten.
Müjdeleyerek Bilgilerinize sunuyorum.
Ayrıntılı bilgi için: www.toprakana.org
3 Nisan 2008 Perşembe
KAĞITLI DENEYİM...
Datça'dan dönerken, ekim ayında Manisa-Akhisar'daki Çiftçi Ramazan'ın tarlasından topladığımız, sonbahar yeli almış pembe domateslerin çekirdeklerini yıkayıp, temizleyip kağıt havlu üzerinde kurutmuş ve karanlık yerde saklamştıştım.
Kuruyan tohumlar, kağıt havluya sıkı sıkıya yapışıp çıkmamakta israr edince , ben de daha fazla direnmeden oldukları gibi saklamayı yeğledim.
Tarımla ve yetiştiricilikle uğraşanlara sorduğumda ise, kağıdın selüloz olduğunu dolayısıyla doğal ürün olması nedeniyle çimlendirmede hiç sorun yaratmayacağı bilgisini almıştım.
Hatta,bir televizyon programında, tohumların yayılması için kağıtlar içine sarılıp kuşların beslendiği ortamlara bırakıldığına ilişkin yayın içimi biraz daha rahatlatmıştı.
Sonunda, 21 martta, kağıda yapışık tohumları, küçük parçalar halinde koparıp, torflu toprak örtünün altına diktik.
Büyük bir kare saksıyı çıtayla dörde böldük. Bir bölümüne akhisar pembelerini, diğerlerine de sırayla, kendi terasımızda geçen yaz yetiştirdiğim pembe çekirdeklerini ve sevgili Özden hanımın gönderdiklerini diktik ve etiketlendirdik.
28 mart sabahı, bir de ne görelim; akhisar pembeleri, çılgınca, yemyeşil, yemyeşil boyunlarını uzatmamışlar mı?...
Sevincimi varın siz tahmin edin.
Saksının diğer üç bölümünde de kıyasıya yarış sürüyor, da bakalım nasıl gelişecek ve evrilecek?...
İzleyelim, görelim...
Kuruyan tohumlar, kağıt havluya sıkı sıkıya yapışıp çıkmamakta israr edince , ben de daha fazla direnmeden oldukları gibi saklamayı yeğledim.
Tarımla ve yetiştiricilikle uğraşanlara sorduğumda ise, kağıdın selüloz olduğunu dolayısıyla doğal ürün olması nedeniyle çimlendirmede hiç sorun yaratmayacağı bilgisini almıştım.
Hatta,bir televizyon programında, tohumların yayılması için kağıtlar içine sarılıp kuşların beslendiği ortamlara bırakıldığına ilişkin yayın içimi biraz daha rahatlatmıştı.
Sonunda, 21 martta, kağıda yapışık tohumları, küçük parçalar halinde koparıp, torflu toprak örtünün altına diktik.
Büyük bir kare saksıyı çıtayla dörde böldük. Bir bölümüne akhisar pembelerini, diğerlerine de sırayla, kendi terasımızda geçen yaz yetiştirdiğim pembe çekirdeklerini ve sevgili Özden hanımın gönderdiklerini diktik ve etiketlendirdik.
28 mart sabahı, bir de ne görelim; akhisar pembeleri, çılgınca, yemyeşil, yemyeşil boyunlarını uzatmamışlar mı?...
Sevincimi varın siz tahmin edin.
Saksının diğer üç bölümünde de kıyasıya yarış sürüyor, da bakalım nasıl gelişecek ve evrilecek?...
İzleyelim, görelim...
1 Nisan 2008 Salı
İLK SÖZ...'Bir'den 'Biz' olduk.
Kim derdi ki; Yıllardır peşinde koşturduğumuz, zamanı gelince tezgahlarda yeraldığında soframızda baştacı ettiğimiz PEMBE DOMATES'i bir heyecan dalgasıyla hem taslağından yeşerteceğiz, hem de pespembe, pespembe toplayacağız, hem de yeniden tohumlarını toparlayıp,biriktirip başka Pembe Domates tutkunlarına vereceğiz...
Veeee....
Bu nedenle; bir Pembe Domates Gönüllüleri Zincirini giderek daha büyütüp uzatacağız...
Tüm bunlar H A R İ K A...
İkinci yılımda ben de diğer PDA'cılar gibi terasımda hem üretiyorum,hem tohumlarını toplamaya niyet ediyorum hem de bu amaçla yapılandırdığım blogumla sizlerle 'yarenlik' edeceğim.
'Bir'den 'Biz' yaratmak buna denir.
Değerli Avniye Tansuğ'a ve Mehmet Tansuğ'a teşekkürler.
Veeee....
Bu nedenle; bir Pembe Domates Gönüllüleri Zincirini giderek daha büyütüp uzatacağız...
Tüm bunlar H A R İ K A...
İkinci yılımda ben de diğer PDA'cılar gibi terasımda hem üretiyorum,hem tohumlarını toplamaya niyet ediyorum hem de bu amaçla yapılandırdığım blogumla sizlerle 'yarenlik' edeceğim.
'Bir'den 'Biz' yaratmak buna denir.
Değerli Avniye Tansuğ'a ve Mehmet Tansuğ'a teşekkürler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



